1.geleneksel ilkyazını yeniden yayınla kumpanyası

30/11/2007 - yitirilmiş sevdaların ilk yazısı

 

http://yitirilmissevdalar.blogcu.com/

 

 

NE ZAMAN YALNIZ KALMAK İSTESEM,

TERKEDİLMİŞ SAHİLLERE VURURUM KENDİMİ

BOŞ CADDELERE BAKA BAKA

AYAK İZLERİNİN ARDI SIRA

HAYALLER KURARIM GİDENLERE

YİTİK SESLERİ OLUR ISLIĞIM

VE DERİN BİR NEFESTE SOLUKLARIM YALNIZLIĞI

KAÇ KIRILMIŞ ŞİİRİMSİN

NE ÖLÇÜSÜNÜ BULDUM, NE SESİNİ

SİL BAŞTAN KAÇINCIYA BAŞLADIĞIM YAZISIN BELKİ DE

VE ANLAMINI BULMAMIŞ KARALAMALARSIN

BİR RÜZGARDA SAVRULAN İSYANIMSIN

 

SEN BENİMSİN DİYEMEDİĞİM

 

 

 

Not: verocka blogcu arkadaşımızın düzenlediği kumpanyaya katılmak için ilk yayınladığımız yazıyı yayınlıyorum...

 

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

27/11/2007 - ppenceremim penceresi yazmış..

MART AYININ BİLMEM KAÇINCI GÜNÜ;

ÇOK SEVDİĞİM SERİN BİR HAVA HÜKÜM SÜRMEKTE;SOKAKDA KALABALIĞIN GÜRÜLTÜSÜ...

GÜNEŞ BİR YANDAN ISITIRKEN;İŞGÜZAR RÜZGAR ALIP GÖTÜRÜYOR TÜM SICAKLIĞI,TIPKI SANA DUYDUĞUM SOLGUN SEVDA GİBİ...

HAYALLER ISITIRKEN KALBİMİ GÜNEŞ MİSALİ;BİR YANDAN DA SEN TÜM HOYRAT KELİMELERİNLE ESİR ALIYORSUN KURUMUŞ YAPRAKLARIMI...SEN GİDELİ SENELER GEÇTİ;BEN NİCE KANATSIZ SEVDA UÇUŞLARINA EMANET ETTİM BENLİĞİ;DORUKLARDAN ATLADIM PARAŞÜTSÜZ..

ENGİNLERE DALDIM,SOLUNGACIM VAR SANDIM...ÇOK YARA ALDIM,HER ACIDA SEVİNDİM,SENİ UNUTURUM SANDIM;OLMADI...OLMADIII....

HER ACIDA BANA SANA DÖNDÜM;VEDALAŞTIĞIMIZ O KALDIRIMDA SON ÖPÜŞÜNÜN SICAKLIĞINDA BULDUM KENDİMİ...

KİMSLERE ANLATAMADIĞIM,KENDİME SAKLADIĞIM SEVDAM;NEDEN YAŞIYORUM Kİ BEN...

 

 

 

BUNCA ARADAN SONRA BİR BUHRANLA SİLDİĞİM YAZILARIMA,SAÇMALIKLARIMA YENİLERİNİ EKLEMEYE KARAR EYLEDİM...

 

HANİ BİR KERE DÜŞMÜŞTÜM YA

PARÇALANMIŞTI YÜREĞİM

HANİ SEN TOPLAMIŞTIN YA

PEKİ ŞİMDİ NERDESİN

PEKİ NEDEN SEVMEDİN

SUÇUM NEYDİ BİLMEDİM

ÇEKTİN GİTTİN AHH

AĞLIYORUM

ÇARESİZCE


Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/11/2007 - sevgili su damlam yazmış (sudamlam)

 

 

 

http://sudamlam.blogcu.com/4618345

 

 

 

verocka beni düzenlediği "ilk yazdığın yazıyı yeniden yayınla kumpanyası" na davet etmiş. Katılmamak olmaz. Üstelik ilk yazdığım yazının anlamı çok büyük benim için. Seve seve tekrar yayınlıyorum :)

 

Tarih: 01.07.2007

Oyuncular: 7 aylık hamile bir anne ve doğmayı bekleyen bir bebek

 

"Damla"

 

Her zamanki gibi bir sabahtı ve ben her zamanki gibi sabahın kör bir saatinde ayaklanmıştım. Uyuşuk uyuşuk dolaşıp evin içinde uyuma ile uyanma arasındaki ölü vakti değerlendiriyordum aklımca. Gürültü yapmamamak gerekir bu kör saatde ama her hareketim de gürültüye meyilli bu dengesiz vücud ile.

Balkona çıktım.Köşedeki parktaki kuşları seyre daldım. Bir dolu ağaç varken tek bir ağacı barınak yapmışlar kendilerine, sıkış tıkış hepsi aynı ağaçta. Herkes bilir kanatlı olan hemen hemen herşeyden korkarım ben.Kuşlar da bu kategoride ama uzaktan seyredebiliyorum en azından onları, tavuklara duyduğum hislerle aynı değil yani. 

Çok hafif bir rüzgar ve yoğuşmuş bir nem vardı havada. Sanki her an yağacakmış gibi ama yağmayacağını tüm İstanbul biliyor. Susuz yaz olacak bu yaz. Su sıkıntısı, ne olacak dünyanın hali, ben dünyaya bir çocuk getirmekle iyi bir şey mi yapıyorum düşünceleri arasında gökyüzüne bakarken tek bir damla kondu yanağıma.Sadece tek bir damla...Şarıl şarıl ıslanmışlığım çok ama tek bir damla ile yok.Gözyaşlarımdan farklı üstelik. Sıcak ve yoğun değil...Duru ve serin...O kör sabah saatinde gökyüzüne bakarken dedim ki ''Damla'' olsun...Bir yağmur damlası gibi duru, berrak ve temiz...Tek başına özgür ve birlikte uyum içinde...

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

22/11/2007 - bulut abim yazmış hiç bir şey demem sadece okurum (sevdalıbulu

 

http://sevdalibulut.blogcu.com/

 

26/3/2007 - o bilmezdi  (Sevgili Verocka'nın kumpanyası için.. Bu blogtaki ilk yazım)

 

o bilmezdi

yanımdan geçerken

gizlice

rüzgarını koklardım

yüreğim kanatlanırdı rüzgarında

gecikmiş zamanın tenha bir köşesinde ağlardım

 

o bilmezdi

ardından izlerdim

saçlarını

bir ortaokul sevdası yalımından

kalan savruluşunu

 

o bilmezdi

atilla ilhan ölmüştü 

“beni koyup gitme” yi

dinlerdim  hep

yüreğimi burarak

 

günler geçerdi

o bilmezdi

bu sevdanın kendisini ve imkansızlığını

 

bana gülümserdi içten ve  dostlukla

o bilmezdi

bu gülümseyişin bendeki suretini

 

sonbahar yaprakları düşerdi yüreğime

o bilmezdi

nasılda yaralardı bu sevda beni

 

korkardım çok

birini seveceğinden

onun beni sevme ihtimalini hiç düşünemeden

 

çok korkardım

 

o bilmezdi…

 

E.Maya

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

22/11/2007 - sevgili sarışın annem yazmış (melindünyası)

 

 

 

http://melindunyasi.blogcu.com/4602912/

 

 

 

Veroçka nın tamamen bağımsız olarak (hehe) düzenlediği 1.İlk yazını yeniden hatırla/hatırlat (bi hehe daha) kumpanyasına katılmaktan şerreff duyarım.

 

Sevgiler, en derinden, en gerçeğinden Veroçka cım..(valla)

 

......................

 

 

İLK GÜN....

 

Bir dünyam var sanıyordum,

içinde yaşadığım..

Ama anladım ki;

benden başka herkes var o dünyada..

Ben nerdeyim?

Nerelerde yitirdim kendimi...

 

08/02/2007

 

 

.................

 

(Daha ilk gün belliymiş ne hüzünbaz olduğum

 

 

                (  resmi ekleyemiyorum sevgilimel sorun var sanırım )

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

22/11/2007 - sağ tuş kiliti :) sevgili ateşin sesi yazmış (ateşin sesi)

 

 

http://atesinsesi.blogcu.com/753405/

 

 

 

SEVDİĞİM ŞEYLER

 

Üzerinde Che nin  gülümsediği  tşörtler giymek , savaşa karşı pankart taşımak gözlerimin aralığında

 

Mekanik kol saatimi her sabah kurmak için kurma kolunu geri çekmek…

 

Karaköy iskelesinde vapur beklemek , karşıya geçmek için

 

 Büyükada da erguvanlara dokunmak ve tüm çiçeklerini yeğenimin saçlarına takmak mayısın

 

 Kana kana su içmek Pektim in satışına karşı çıkan emekcilerin arasında

 

Taksim meydanında güvercinlere yem atan çocukları izlemek…

 

Kabataş tan Beşiktaş iskelesine yürürken çınarlarda saklambaç oynamak , saklandığım yerden hiç çıkmamak

 

 Dolma bahçe de denize bıraktığım karanfili Üsküdar da denizden almaya gitmek

 

 Hereke vapuruyla Yalova ya geçerken birden bire büyümek

 

 Boğazdan gecen vapurların isimlerini okumak.

 

 

 Sevdiğim şeylerden bazıları…

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

22/11/2007 - "g" sine anlam veremediği .. ama açıklamada beklemediğim kiraz y

 

http://kirazg.blogcu.com/

 

 

 

 

Sevgili Verocka'nın kumpanyası! için ilk yayınladığım yazıyı ekliyorum.

Bunu FIREFLY sayfamda yazmıştım. ( Biçimini de değiştiremedim.)

 

 

KEDİ KOKUSU

Bugün beni kızdıran ve canımı sıkan bir olayı buraya yazmak istedim. 
Çalıştığım şirkette odamız bahçe katında. Kömür adında bahçede baktığımız bir yavru 
kedimiz var. Bundan 1-2 ay kadar önce soğuk ve çok yağmur yağdığı bir günde ona 
acıyıp odaya aldık. O günden beri de cingöz kedi bunu alışkanlık haline getirip her gün 
pencereden odamıza gelmeye başladı. Gelip, camın önündeki boş koltuğa yerleşiyor 
ve genellikle de uyuyor. Ya da kendini sevdirmek için yanımıza geliyor. Sonradan 
bir kedimiz daha oldu. O da kendiliğinden açık camdan içeri girip, hemen koltuğa 
yatıyor ve hep uyuyor. Geceleri de içerde bırakmıyoruz. Bir pislikleri ve zararları yok.
Birkaç gündür, diğer odada çalışan arkadaşlardan ikisi sizin oda kedi kokuyor
demeye başladılar. Bugün de sekreterimize söylemişler, bizim odaya gelip oda spreyi 
sıktı ve burası kedi kokuyormuş diyip gitti. Diğer oda arkadaşımla birbirimize bakakaldık. 
Üstelik iddiaya göre koku odanın dışına taşıyormuş! 
Burnum kokulara karşı çok hassastır ve öyle bir şey olsa önce ben rahatsız olurum.
Odanın koktuğunu söyleyen arkadaşla  konuştum, bunun mümkün olmadığını kedilerin 
köpekler gibi kokmadıklarını söyledim. Kaldı ki koksa bile dışarı taşması imkansız.
Epey tartıştık ama ikimizde dediğimizden caymadık. Sinir oldum.Sizinki  psikolojik 
koku dedim. Hatta oda arkadaşımla kedileri tekrar kokladık ama kokmuyorlar valla..
Böyle şey olur mu hiç yaa… 

 

14.11.2005 / Kiraz

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

22/11/2007 - "sevgili kum havuzu yazmış .. ben temize çektim yoruldum ama (k

Benim ilk yazım şu  17 .06 .2006 bir alıntı

 

 Küçük çocuk büyüdü, yetişkin adam oldu, hala kadınların niçin ağladıklarını keşfedemedi.

 

Nihayet öldükten sonra cennete gittiğinde Allah a sordu ;

 

 Allah ım dedi : “kadınlar niçin bu kadar ağlayabiliyorlar”

 

Allah ; “ben kadınları özel yarattım. Tüm yaşamın ağrılarını taşıyabilecek kuvvette olmasına rağmen başkalarına teselli verecek kadar yumuşak omuzlar, doğumun acısı olduğu kadar, doğurdukları evlatların nankörlüğüne de dayanabilecek iç kuvvetin ide verdim Başkalarının kuvveti kalmadığında devam edebilecek azmi, ailesinin hastalığında yorgunluğa pabuç bırakmayacak kudreti verdim Her türlü şartlar altında hatta kendilerini çok kötü inçitselerde çocuklarını sevme duygusallığı verdim

. Bu duygusallık her yaştaki çocuklarının yaralarını sarmalarına, sorunlarını dinleyip paylaşmalarına yardım ediyor. Kocalarını tüm kusurlarıyla sevme kudreti verdim. Onlara iyi bir kocanın eşini asla inçiltmeyeceğini  fakat bazen  destek ve kuvvetini deneyecek davranışlarda bulunacağını anlayacak bir zeka verdim. Tek zayıflık olarak onlara gözyaşı verdim. Tamamen kendilerinin sahip oldukları, ihtiyacı olduğunda kullanmak üzere, insanlık için bir gözyaşı” dedi

 

 

kadını güzel yapan şey , ne saçı ne vücudu nede kendini ne şekilde taşıdığıdır. Kadını esas güzel yapan sevgisini paylaşabilmesi , fedakarlığı , sorumluluğu anlayışı sadece bilgiye değil aynı zamanda kalbe yönelik aklıdır.

 

Aslında ilk yayınladığım yazı şuydu )

 

?

 

Karşımıza erken çıkmış insanları yolumuzun dışına

sürerken bir gün

geri dönüp onu deliler gibi arayacağımızı hiç hesaba katıyor muyuz?

Hayat her zaman cömert davranmaz bize,

tersine çoğu kez zalimdir.

her zaman aynı fırsatları sunmaz,

toyluk zamanlarını ödetir.

Hoyratça kullandığımız arkadaşlıkların,

eskitmeden yıprattığımız dostlukların,

savurganca harcadığımız aşkların hazin hatırasıyla

yapayalnız kalırız bir gün

 

Bir akşamüstü yanımızda kimse olmaz,

ya da olanlar olması gerekenler değildir.

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

21/11/2007 - burda saklanıyorum diyen ama saklandığı burdanın nerde olduğunu

 

 

http://burdasaklaniyorum.blogcu.com/4604296

 

şu "ilk yazdığın yazıyı yeniden yayınla" daveti.

yarın içinmiş ama, hadi bugün olsun benimki, yazı zaten bir öykü. dönüp bakınca hatalar gördüğüm ama, ellemeyi de düşünmediğim bir öykü.

buyurun bakalım.

***********************

* * Ö R S E * *

 

1.

-İyi günler. Benim adım Örse.....merhaba anne!

Böyle girdi hayatıma. Sokak kapısının önünde, elinde çantası, siyah, kravatsız takım elbisesi, temizliği dikkatimi çeken ayakkabıları ve “temkinli” yüz ifadesiyle. Sıradan bir günün, sıradan öğle yemeğinin ardından, sıradan bir kapı ziliyle. Böyle girdi hayatıma. Örse. Amcam.

Kapıyı açan annem ve geride salon kapısının önünde duran babaannemin arasında duruyordum. İlk cümle anneme, ikinci cümle babaanneme bakarak söylenmişti. (asıl vurucu olan o kısa cümle)

Annemin, yüzünde tanımsız bir şaşkınlıkla donduğunu hatırlıyorum. Hiç birşey söyleyemedi. Babaanneme döndü. Ben hala ona bakıyordum. Örse’ye.

Babaannem bir adım ilerledi, sanki refleks gibi. Sonra durdu. Önce anneme, ardından Örse’ye baktı. Sanki dakikalarca süren bir nefes aldı ve “hoşgeldin” dedi bilinçsizçe. “hoşgeldin”.

Çantasını kapının yanına bıraktı. Önce babaannemin elini öptü. Öyle planlıydı ki hareketleri. Bir tiyatro provası izliyormuşum gibi. Sonra anneme elini uzattı.

-Merhaba, daha önce karşılaşmadık, dedi. Annemse acemi bir figüran gibi elini uzattı, hiçbirşey söylemeden.

Kapıyı ben kapattım. Kapattım ve 2 adımla yaklaştım ona. “ben...” dedim elimi uzatırken. Dosdoğru baktı gözlerimin içine:

-Örse, diye tekrarladı, babanın abisiyim.

Babaannemin hiçbirşey söylemeden arkasını dönüp salona gittiğine şaşırmadım nedense. Nedense hiçbirine şaşırmadım sanki. Örse’ye, söylediklerine... bir film seyrederken nasıl sorgusuz kabul edilirse en olmayacak şeyler, bir film seyrediyormuş-yaşıyormuş-duygusuyla hareket ettim.

-Buyurun, dedi annem hala acemi figüran rolünde salonu işaret ederken.

 

2.

Tam olarak kaç yıldır görmemişti onu hiç bilmiyorum. 74 yaşındaydı babaannem. Tahminim onu 40 yıla yakın bir zamandır görmediği yönünde. Babamın hatıralarında çok yer almıyor böyle olunca. Çocukluk hayalleri kadar ancak.

Tahmin edersiniz ki, neler olup bittiğini anlamak pek kolay değildi. Nasıl “amcam” olduğu, neden şimdiye kadar hiç konuşulmadığı, nerede olduğu bir sır perdesiyle örtülüydü.

Babaannemin narkoz verilmişçesine sakinliği, Örse’nin daha dün ayrılmışlarcasına tanıdık bakışlarıyla birleşince sadece annemin ve benim şaşkınlığımız sırıtıyordu ortada. Neden bişey soramıyorduk, bilmiyorum. Oysa şimdi düşününce insanın ilk yapması gereken, en doğal olan, birsürü soru sormaktı. Ama gerçekten de biz sadece susuyorduk.

-Bişey içermisiniz, dedi annem. Sanki ilk kez konuşuyormuş gibi söyledi bunu. (söyleyecek başka bir şey bulamamıştı sanırım ve en tehlikesiz soru buydu o anda)

-Bir kahve alabilirim, teşekkürler, dedi Örse. Gülümsediğini sandım bunu söylerken, baktım, gülmüyordu.

-Anne?, diye babaanneme döndü, “yok yavrum” dedi babaannem. Sevindim. Nedense. Sanki babaannemin konuşması yıkılmakta olan bir duvara destek verdi, öyle hissettim. Alışıldık bir kelime duymak belki, belki sesinin alışıldık sakinliği. “yok yavrum.”

Annemin peşinden mutfağa gitmeden önce Örse’nin saatine baktığını gördüm. Gözüm duvardaki saate kaydı hemen ardından. 14:40

Mutfak kapısını bir miktar ittirip- nedense kapatmaktan korktum-anneme baktım.

-n’oluyor?

-Bilmiyorum... babanı mı arasak?

Aralık duran mutfak kapısına doğru baktım, sanki onu görebilecekmiş gibi.

-arama bence. Yani önce bi babaannemle konuşalım, dedim.

Derin bir nefes aldı annem. Eminim ki sigara içiyor olsaydı hemen yakardı bir tane.

Kahveyi fincana koyup, ve fincanı tepsiye yerleştirip bana baktı. Omuzlarımı kaldırıp, ellerimi yana açtım. Ne söyleyecek, ne de yapacak bişey vardı.

İçeri girdiğimizde -tuhaf bir şekilde tam o anda- birden güneş çıktı bulutların arkasından. Birden elektrikler yanmış gibi oldu salonun içinde. Daha sıcak, daha aydınlık, daha güvenli oldu. Farkında olmadan dışarıya baktım, gri bulutlar vardı güneşin etrafında. Yağmur bulutları.

Teşekkür edip, aldı kahveyi Örse. Annem masanın yanına sandalyeye oturdu. Ben babaannemin yanına, kanepeye. Çok rahatsız edici bir sessizlik sürdü. Saatin tiktaklarını duyuyorduk sadece ve ben saate baktım. 14:59. Mutfakta ne kadar uzun süre kalmışız diye geçirdim içimden, neredeyse 20 dakika!

Fincanı sehpaya bırakırken “ben kalkıyım” dedi. Nasıl yani! Hiçbirşey konuşmadan gidecekmiydi? Bunun için mi geldi sadece? 15 dakika kadar yalnız kaldılar babaannemle ve biz konuşma sesi bile duymadık annemle. Hem konuşmuş bile olsalar 15dakika için mi?

Birden –yine aniden- güneş gri bulutların arkasına kaçtı. Doğanın elektrikleri birden kapandı. Soğuk bir loşluk hakim oldu salona.

Örse babaannemin yanına giti, elini öptü. Anneme elini uzattı. Ben salondan çıkıp kapıya yöneldim. Kapıyı açtım. Çantasını aldı, bana baktı. Gözlerime baktı uzun uzun. (yada bana öyle geldi) gözleri gülümserken, dudaklarının hiç kımıldamaması tuhaf geldi. Gülümsediğinden emindim gözlerine bakarken oysa.

-Babaannene benziyorsun, dedi.

-Biliyorum, dedim.

Elini uzattı, elimi uzattım. “görüşürüz” dedi. Başka ne söylerse söylesin bu kadar şaşırmazdım sanki. Oysa ertesi gün görüşecekmişiz gibi sıradan söylediği bu söze karşılık ben de başımı eğdim, gözlerine bakarak. “Görüşürüz”

 

3.

Örse gittikten sonra olanlar da Örse’nin varlığındakiler gibiydi. Yazılmış, provası defalarca yapılmış bir tekst oynuyorduk sanki. Babaannem “babana bişey söylemeyelim” dedi. “Neden” demedim.

-Bir daha geleceğini sanmıyorum, dedi. Bir nefes aldı. “ama” dedi, “gelirse de...” durdu, “gelir”.

-Sen iyimisin? dedi annem. Sanki tek merak ettiğimiz buymus gibi inanarak söylemeyi başardı bunu.

-Yıllar önce artık oğlum olmaktan vazgeçti, yıllar önce, gitmeyi, yanlışı, günahı seçti, onu bir daha görmeyi beklemiyordum, dedi babaannem cevap olarak.

Bir açıklama yapmak zorunda hissettiği belliydi, ve sözlerinin aksine, sanki bunca yıldır onu tekrar göreceği zamanı beklemişti, sanki hep beklemişti, bildiği birşeyi.

Uzun uzun sustu. Biz sustuk.

-Allah kullarını çok türlü deniyormuş. Benim yüreğime böylesi denk düştü. Allah evlat acısı vermesin, bu türlüsünü de, dedi. (Oğlu olduğunu kabullenmişti!!)

Evet. Hiçbir yeterli açıklama yoktu sözlerinde. Ama sanırım bu kadarı bile beklediğimizden fazlaymış ki, yetindik. Başka birşey sormadık ona.

 

4.

Örse’nin gelişinden 3 gün sonra, Örse’nin gidişinden, Örse’nin hayatımıza girişinden 3 gün sonra, telefonda tekrar duydum sesini.

-Örse ben. Yalnız değilsen konuşmayalım.

O! Efendim? Dediğimde duymayı en son beklediğim insandı o. Hayır! duymayı asla beklemediğim insandı.

-aa.... merhaba...ben, yalnızım şu anda...nasılsınız? (ona nasıl hitap edeceğimi bilemedim doğal olarak. Amca diyemezdim tabiki ama “Örse” de olmazdı. Hatta “siz”li konuşma tarzım bile kulağıma battı.)

-Seninle görüşmek isterim. Saat 5’de müsait olur musun?

Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Hayır mı demeliydim, bi mazeret mi öne sürmeliydim, yoksa elbette gitmeli miydim?

-Bugün mü? (saçma! Ne bileyim, zaman kazanmak mı istedim bi cevap verene kadar)

-Evet. (ne çok zaman kazandım!)

-....peki.ben nereye geleyim?

Saat 5’de nerede olmamı istediğini söyledi, beni alacağı arabayı, plakasını söyledi. Telefonun yanında duran not kağıdına yazdım plakayı.

-Görüşürüz. (Bunu daha önce söylediğinde hiç ciddi gelmemişti, ciddiymiş diye geçirdim aklımdan)

-Görüşürüz.

Telefonu kapattıktan sonra ne yapacağımı bilemedim birkaç saniye. Oturdum. “e ne olsa amcam” dedim sesli sesli.korku muydu, merak mı daha baskın olan. Kendimi ikna etme gereği duymam niyeydi. Şuçlu hissetmem niyeydi. “kimseye söyleme” demiş miydi. Hayır. Sadece “yalnız değilsen konuşmayalım” demişti. Demekki gizli olmalıydı bu buluşma. Neden ama? Babaannem? Evet muhtemelen izin vermeyecekti. Annem? tabiiki bu durumda güvenmezdi. Ama eve geldiğinde de ayrılırken “görüşürüz” dememiş miydi zaten? Büyük bi giz değildi bu demekki.

Saate baktım. “giyineyim bari” dedim. Bazen kimseyle paylaşamayacaksa, kendisiyle konuşur insan, içinden yada sesli.

Saat tam 5’de önümde durdu araba. Tam 17:00’da. Bu saatte, trafikte, bu kadar dakik olması normal geldi bana niyeyse.

-Merhaba, dedim arabaya binince. (tam da vaktinde geldiniz, gibi gereksiz bir cümle ile devam etsem mi?)

Gülümsediğini sandığım gözleriyle 1 saniye bakıp yüzüme:

-Aç mısın? diye sordu. (ne söylemesini bekliyordum, yada ne söylemesini asla beklemiyordum, bilmiyorum. Yine de söylediği ilk sözler hep şaşırttı beni)

-Hayır, dedim. Konuşmaya devam etmek için kuracak bir cümle aradım, bulamayınca sustum.

O, arabada yalnızmış gibi, dikkatini sadece yola vererek sürerken, ben etrafa bakıyormuşum gibi, alışık olduğum bir yerdeymişim gibi, herşey sıradanmış gibi davranmaya çalışarak oturdum öylece. Ona baktığımı farkettirmeden görmeye çalıştım onu kaçamak bakışlarla. Çok ciddiydi. Tanıdık değildi yüzü. Babama ya da babaanneme ait birşeyler aradım yüzünde. Benzemiyordu. Tanımadığım dedeme mi benziyordu acaba?

Daha önce gitmediğim biryerdi gittiğimiz. Kendimi tuhaf hissediyordum yanında. Onu tanımıyordum. Üstelik babaannemin söyledikleri aklıma geldiğinde, hiç tanımadığım herhangi birinden bile daha tehlikeli olabileceğini de düşündüm. İçimden bir ses ise “amcam o benim” diyordu. Babaannemin kastettiği yanlış her ne ise ikisi arasında bişeydi belki. Büyük bişeydi belli ki ama ne olabilirdi?

-Bana bir kahve, hanımefendi için de adaçayı, dedi garsona. (adaçayının sakinleştirici etkisine ihtiyacım olabilir diye düşünmüştüm)

Yüzüme baktı. Sonra:

-Şimdi, dedi, sen mi sorarsın, ben mi başlayayım.

 

5.

Örse. Babamın unuttuğu abisi, babaannemin reddettiği öz oğlu, hiç tanımadığım amcam. O bir kiralık katil!

Şimdi düşündüğümde, söze nereden başladığını, önce neleri anlattığını, gerçeğe, kendi gerçeğine beni nasıl hazırladığını net olarak hatırlamıyorum. Tek tek kelimeler yok aklımda. O akşamüstü ile –o ilk buluşmamızla- ilgili zihnimde kalan tek belirgin olan şey, aslında kullanmadığı o iki kelime. Tüm zihnimi kaplayan buydu. O bir şuçluydu!

Öylesine gerçek dışı, öylesine beklenmedik birşeydi ki bu... belki daha başka birşey söyleseydi, başka şeyler, kabullenilebilir şeyler anlatsaydı, bir miktar olsun tanıyabileceğim, anlayabileceğim bir hayattan bahsetseydi, bildiğim bir dünyanın, sınırlarım içinde olan bir dünyanın suçlarından, hatalarından, yanlışlarından bahsetseydi, daha çok şaşırırdım. Tanıdık, bildik, münasip bir tepki verirdim. Oysa değil bekleyebileceğim, en aykırı tahminlerimde bile aklıma getiremeyeceğim birşeydi gerçeği. Beynim nasıl bir tepki vermesi gerektiğini kestiremedi. Şaşırmak o kadar küçük kalacaktı ki, bu yönde bir komut vermedi.

Onu dinlediğimin, onu anladığımın farkındaydım. Söylediklerini duyuyordum ama şaşkın değildim sanki. Sadece kalbimin atışındaki farklılık dikkatimi çekti bir zaman sonra. (dakikada 200 mü atıyordu acaba?) elimi boynuma götürüp, kontrol ettim. Şaşırdım. Sanki başka hiçbirşeye değil, sadece neden nabzımın bu kadar hızlandığına şaşırdım.

Evet. Gerçekten de “şok” durumuydu yaşadığım. Varlığını bilmediğim amcam birgün eve geliyor, babaannemi dün bırakmış gibi selamlıyor, hiçbirşey anlatmadan çekip gidiyor ve 3 gün sonra beni arayıp görüşmek istediğinde ise “kiralık katil” olduğunu açıklıyordu. Başlarda herşeyin bir tiyatro provası gibi olduğunu söylemiştim, şimdi ise acayip bir filme dönüşmüştü.

Saat nasıl bu kadar hızlı ilerledi, şaşırmadım. 1 saat olmuştur diye saate baktığımda saatin 20:45 olduğunu gördüm. Konuşmuştu, anlatmıştı, ben de sormuştum birşeyler, ama kelimeler insanın tenine değen kar taneleri gibiydi. Zihnime dokunduğu anda yok oluveriyordu. Hiçbirşey hatırlayamadım.

Beni eve bıraktı.

“Ben gidebilirim kendim, gerek yok” demiştim. Duymadı. Yolda hiç konuşmadık. İnerken:

-Ne olacak? dedim. (bunu neden söyledim?)

-Bişey olmayacak..(ne kadar düz, önemsiz bir cevap)

-.....

-görüşürüz. (yine o kelime!)

-görüşürüz.

 

6.

İnsan sinemada seyrettiği çok etkileyici bir filmden sonra, film bitip salondan çıktığnda, gerçek dünyaya döndüğünde, o filmi görmemiş insanların, sokaktaki satıcının, yoldaki kalabalığın arasına katıldığında tuhaf bir farklılık duygusu hisseder ya, kapıyı açıp eve girdiğimde, ışıklı salona, televizyona, meyve kaselerine dahil olduğumda buna benzer bir duygu hisettim. Film bitmişti (şimdilik) ve hayat kaldığı yerden devam ediyordu.

Ertesi gün tuhaf bir iştahsızlık hissettim. Birşey olmasını bekliyormuşum ama ne olacağını ve ne zaman olacağını bilmiyormuşum gibi bir huzursuzluk, bir sabırsızlık, bir belirsizlik. Zihnimin üstüne ”örse” den bir tül geçirilmişti sanki ve düşündüğüm, gördüğüm, yaptığım herşeye onun gölgesi düşüyordu. Örseye ulaşabilecegim bir yol yoktu. Bir yer, bir adres, bir numara. Tekrar görüşeceğimizin tek garantisi yine oydu, “görüşürüz”. Aramasını bekleyecektim, yapabileceğim başka birşey yoktu.

 

7.

2 gün sonra geldi beklediğim işaret.  Sabah saatleriydi. Telefonu annem açtı, “efendim?” dedi ve kapattı. “ne oldu?” dedim, “bilmem, kapandı. Yanlış numara herhalde” dedi. Bu hiç olmamış birşey değildi tabi. Garip de sayılmazdı. Ama ben “Örse” diye düşündüm. “tekrar arayacak”

sonraki 2-3 saat boyunca aramasını bekledim. Çalan 2 telefona da aynı heyecanla cevap verdim ama o değildi. Sürekli bir huzursuzluk içinde bekledim. Zaman çok yavaş ilerliyordu, telefon çalmıyordu, oyalanacak birşey bulamıyordum.

Saat 16:00’ya doğru Örse’den telefon almaya dair umudumun azaldığını farkettim. Artık yeterli zaman kalmamıştı. Çünkü sabah –yada en azından şimdiye kadar- konuşabilseydik yine 17:00’de buluşacaktık diye düşünüyordum sanırım. Yine aynı saatte, aynı yerde. Ama konuşamadık. Sonra birden telaşlandım. Belki de tekrar aramayacaktı. Ben zaten saati ve yeri biliyordum. Belki de sadece “bugün” demişti.

Yok canım, diye düşündüm sonra. Telefonun ondan olduğunu nereden bieceğim ki, o sırada evde olmayabilirdim de. Telefonu duymayabilirdim. Açar açmaz kapanan bir telefonu da haber verecek değillerdi ki. Bu çok az bir ihtimaldi. “Casusluk filmi senaryosu mu bu, saçmalama!”

Oysa içinde bulunduğum gerçek, herhangi bir film senaryosundan çok daha abartılıydı ve ben o senaryoya çoktan dahil olmuştum.

“ben çıkıyorum biraz” dedim anneme, “kitap falan bakacağım”.

Yol boyunca kendimle konuştum. Bir yandan çok aptalca geliyordu düşüncem, ama bir yandan da çok mantıklı. Bir an yoğun bir heyecan duyuyordum, bir an umarsız bir sakinlik.

Neyseki sonuç çok uzakta değildi. Kafeye girerken gördüm onu. Haklıydım.

-Zekice, dedi ben otururken, Algıların açık. Ama sadece bir ihtimaldi, doğru olmayabilirdi.

-ihtimal bile olamayacak şeylerin gerçekleştiğini biliyorum, dedim, örnek istemezsin herhalde.

Onunla otururken, konuşurken hissettiğim şeyleri anlatmaya çalışmak zor biraz. Benzer duyguları hiçbir konuda tekrar yaşayacağımı sanmıyorum. Duyduklarım alışıldık durumlar, tanıdık olaylar değildi. Anlattığı şeyleri burada tekrarlayamam. Onun bana nasıl anlatabildiğini de bilmiyorum zaten. Belki benim asla kimseyle paylaşmayacağıma olan güveniydi, belkide şimdiye kadar yalnız taşıdığı kimi şeyleri “hiç değilse aileden biriyle” paylaşma arzusu. Ya da normal birşeydi onun için, kimbilir. Anlattığı kendi hayatıydı çünkü. İçinde yaşadığı gerçekti bu. Katlanabilmenin onda birşeyler çürüttüğü belliydi ama tuhaf bir şekilde ikna edici, tuhaf bir şekilde açık ve dürüsttü. Belki sırf bu yüzden sevdim onu.

 

8.

Zaman görecelidir. Herkes bunu farklı şekillerde, farklı zamanlarda, farklı olaylarda yaşar. Ama bir şekilde mutlaka bunu anlar.

Örse ile ilişkimiz –bundan gizli bir ilişkiymiş gibi bahsetmem sizi şaşırtmasın, yaşadığımız böyle birşeydi aslında- kabul edilmiş zaman ölçümlerine göre 5 gün sürdü. Oysa benim içimdeki yansıması, bana yaptığı etki, bunu “5 gün sürdü” diye özetleyemeyecek kadar fazla oldu.

Şimdi düşününce, nasıl o kadar cesur olabildiğime şaşırıyorum. Cesaret gerektiren Örse ile görüşmek değildi, hayır. Kastettiğim, eğer ne yaptığım anlaşılırsa, olabileceklere, yaşamak zorunda kalabileceğim şeylere karşı olan kayıtsızlığımdı. “Ne derim” diye bir endişe duymadım. Acil durumlar için hiçbir yalan hazırlamadım. Hiçbir mazeretim, hiçbir açıklamam yoktu. Tek bildiğim bunu kimsenin bilmemesi gerektiğiydi ve bu o kadar riskliydi ki, kolaylaştırıcı bir yol bulmam mümkün değildi. Bu sebeple hiçbirşey düşünmeden, hiçbir plan yapmadan yaşadım. Ve bu 5 gün boyunca onu herkesten iyi tanıdım. Karşımda o kadar saydamdı ki. Sanırım ilk kez “Örse”ydi.

Ona duyduğum yakınlığı haklı gösterecek mazeretim yok. Amcam olması buna sebep değil. Yaptıkları, kimi zaman yapmak zorunda kaldıkları, gururla anlatılamaz elbet. Affedilemezdi ve kabul edilemezdi elbet. Söylemek istediğim sadece şu: yaşayan Örse şuçluydu, doğru. Bense, yaşatmadığı, kimseye tanıtmadığı bir başka Örse’yi sevdim. “Amcam” olabilecek Örse’yi.

 

9.

Bir Pazartesi günü buluştuk onunla 5. kez. Son kez. Neden bilmiyorum, farklı bir yerde. Şimdi bile her sahnesi, her sözü kazılı zihnimde.

-Gidiyorum, dedi bana. Birdenbire. Birkaç sene önceki bir olayı anlatıyordum ona. Üstelik ilgiyle dinliyordu, biliyorum. Sonra ben sustum. O konuştu. Kaldığı yerden devam ediyormuş gibi, “gidiyorum” dedi.

Bu alışmaya başladığım görüşmelerin bu şekilde ne kadar sürebileceğini düşünmüştüm tabi. Ve ne şekilde biteceğini, nasıl normale döneceğini belki. Evet, aslında inanmaya çalıştığım buydu. Normale dönmesi. Olmayacak bir hayaldi yani.

“Ne zaman” diye sordum. Sorarken içimde hissettiğim o şey neydi bilmiyorum. “mideme yumruk yemiş gibi” desem çok sıradan bir tanımlama olur ama hissettiğim şey gerçekten de kalbimle midem arasında olan ve ikisini de sıkıştıran birşeydi.

“Yarın” dedi yüzüme bakarak. Devam edecek diye bekledim. Etmedi. Sustu.

Sustum. “Ne zaman geleceksin tekrar” diye sordum içimden. İçimden! Ona söyleyemedim. “Gelmeyeceğim” dediğini duymamak için ona ne zaman diyemedim. “nereye?” demek istedim. Tek bir kelime beynimde dönüp durdu, bir türlü seslendiremedim. Bir ağlamak geldi içime, yaşlar yürüdü gözlerime, “biliyordum” dedim kendime, ona hiçbirşey söyleyemedim.

-İyi bir dostsun sen” dedi. Başımı kaldırıp yüzüne baktım.

-Veda konuşması yapacak değilsin herhalde. (hissettiğim sızı beni böyle sarsmışken bunu ona belli etmeyecektim, etmemeliydim.)

-Yapmayacağım tabi”

-Sana gitmez zaten dedim gözlerinin içine bakarak, tarzın değil.

Güldü! Gerçekten. Sadece gözleriyle değil, bu kez ilk defa tüm yüzüyle güldü. Ben de.

-Tekrar ne zaman görüşebiliriz biliyorum, dedi ciddileşerek. Başımı salladım yüzüne bakmadan.

-Ama bir şekilde haberleşiriz.

-Nasıl?, dedim gözlerine bakıp. Neden bilmem avutulmaya çalışan bir çocuk gibi hissetmiştim kendimi. Sanki asla geri gelmeyecekti ve beni üzmekten çekiniyordu.

-Telefonla! (Ne kadar net, ne kadar tabii, gözünde ne kadar gerçek herşey. Anlamıyor muydu, ben mi anlamıyordum...)

-Ben... merak edeceğim seni, özleyeceğim sanırım. (tuhaf değil mi? Yada bilmiyorum değil mi. O an bunu hissettiğimden eminin ama. Yürekten. Öncesi, süresi değildi önemli olan. O an birini, gizli ilişkimi, sevdiğim birini, güvenebileceğim arkadaşımı, yada sadece amcamı kaybediyordum ve içimde varlığını daha önce hissetmediğim bir yer boşalıyordu)

-Özlem yorar insanı, dedi, çok yorar.

Aklından neler geçiyor olmalıydı. Ne çok özlem çekmiş, ne çok (evet belki hakederek) bedel ödemiş olmalıydı. O susarken ben onu seyrettim. Gözlerine, saçlarına, ellerine, yüzüne baktım uzun uzun. Zihnimde kalsın istedim. Onu hayal ederken zorlanmayayım istedim. Son olduğunu bildiğim bu birlikteliği zihnime kaydetmek istedim.

-Senin için birşey yaptım, dedi.

-Gerçekten mi? Ne?

-Ufak bir hediye işte.

-Nerede?

-Giderken veririm, dedi yine sadece gözleriyle gülümseyerek, arabada bıraktım. (ben sadece “giderken” kelimesine takıldım oysa)

Oturduk. Biraz daha. Birer kahve içtik, o birkaç sigara. Zoraki gülümsemelerle, aslında söylemek istediklerimden farklı, sıradan, önemsiz cümleler sarfettim. Onun bu kez “görüşürüz” ile bitemeyecek olan konuşmasını dinledim. Birşeyler söyledi. Oysa ne söylemeliydi hiç bilmiyorum. Birşey bitiyordu ve içimde düğümler dolaşıyordu. Ben biraz hüzün, biraz şaşkınlıkla ama en çok tuhaf bir kaybetme duygusuyla ona bakıyordum. Sanki geri sayan bir saatin tiktakları vuruyordu kalbime. Her saniye.

Kalktık. Kapıya yürüdük, sonra arabaya. Bunu anlatmak zor. Ya da kolay, kimbilir. Birşeyi son kez yaşayan, son kez olduğunu bilerek yaşayan herkesin, her bitişte yaşadığı en normal, en doğal duyguyu taşıyordum içimde. Dedim ya belki de tanımlamaya çalışmak gereksiz. Tek söylemem gereken şu:

Sevdiğim, anlamaya çalıştığım, alışmaya başladığım birini, sahip olduklarımdan farklı bir sevgiyi kaybediyordum, son kez olduğunu bilerek yanında duruyor ve her adımda sonuna yaklaşıyordum. Sanırım bu, dünyanın her yerinde, her iklimde, her dilde aynı duygudur.

Arabaya bindiğimde, bana vermek istediğini söylediği şey tamamen aklımdan çıkmıştı. Ben oturdum, o arkaya gidip bagajı açtı. O an hatırladım ben de, “senin için birşey yaptım” dediğini.

Elinde rulo yapılmış bir kağıtla bindi arabaya. Siyah bir kurdele ile bağlanmış yaklaşık 35-40cm. Uzunluğunda bir rulo.

-Al bakalım, dedi, ne hayal etmiştin bilmiyorum ama umarım hoşuna gider.

Ne hayal etmiştim ben de bilmiyorum. Ama bunu hayal etmezdim. Tüm kalbimle, tüm yüzümle, gözlerimle, tüm bedenimle gülümsedim açınca. Kocaman gülümsedim.

 

10.

Şimdi sizlere bunları anlatmak, o bir haftayı yeniden yaşamak gibi. Kimi zaman gülümseyerek, kimi zaman dolan gözlerimi silerek, yazmayı bırakıp uzun uzun düşünerek bazen, yazdım Örse’yi. En beklenmedik şekilde girdi hayatıma, en beklenmedik şeyleri söyledi ve gitti. Şimdi düşündükçe içimde batan bir tuhaf hüzün, kimselere anlatılamayacak sırlar, yalnız benim olan bir AMCA, ve gözümde değeri başka birşeyle ölçülemeyecek olan duvarımdaki şu resim kaldı geriye. Evet, bana son akşam verdiği o hediye.

Benim için yaptığı bir karakalem resim.

Hep oturduğumuz o kafede, kollarımı masaya koymuşum, başım sağa eğik biraz (belli ki onu dinliyorum), önümde bir fincan (içinde adaçayı var ben biliyorum). İnanılmaz güzellikte çizilmiş bir karakalem resim. Her ayrıntı çok şaşırtıcı. Özellikle de en farkedilmez olanı: arkamdaki aynaya yansıyan yüzü. Amcamın bendeki tek resmi, kendi kaleminden kendi yüzü. Gülümsediğini bildiğim gözleriyle bana bakarkenki yüzü aynaya yansıyan. Kimsenin bilmediği -bilemeyeceği- o bir haftanın resmi duvarımda asılı duran. Hergün, her baktığımda onu tekrar ne zaman göreceğimi merak ediyorum şimdi. Tekrar görüşeceğimiz günü.

Biliyorum, gelecek. Amcam, elbette tekrar gelecek. Çünkü o kelime, her söylediğinde nedense beni şaşırtan o kelime, hiç yanıltmadı. Ve biliyorum ki, öyle dediyse gerçekten bunu kastetti.

 

GÖRÜŞÜRÜZ!

 

 


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

21/11/2007 - sevgili" mesajınız var" yazmış

 

 

http://mesajinizvar.blogcu.com/4614053/

 

 

 

Verocka ilk yazini yeniden yayinla etkinligini baslatmis..Ben de ilk yazimi buldum simdiye tasiyorum iste. Zaten günlügün en güzel tarafi aradan aylar yillar gecince donup geriye kendine dönüp bakabilmen..`

 

17/1/2007

Bugün benim ilk günüm.

 

 

Rüzgar gibi gecti de Scarlett O`haranin dedigi gibi.." yarin yeni bir gün olacak" . Bugun benim icin yeni bir gün olacak sanirim. Cünkü artik bir günlügüm var. Yillardir tutmaktan kactindigim, yasadiklarima baska br sahit istemez diye dusundugum zamanlar geride kaldi demek ki.

 

Artik yasantilara bir sahit ister diye dusunuyorum. Yaslaniyor muyum diye de düsünmeden edemiyorum..Yaslanmak yerine yerlesik olmak da diyebilirim.. Ölümü daha sik düsünür oldum.. Gecenlerde bir mezarligin önünden gectim..Karanlikti icerisi net görünmüyordu. agaclar sanki ölülerin görünmesini istemiyordu.

 

Ölüm gercegini basimiza hic gelmeyecekmis gibi cikartiyoruz hayatimizdan. ve hemen konular degisiyor.

Hepimiz bir gün ölecegiz ve bunun arkasindaki gizemi ancak bu deneyimi yasadiktan sonra ogrenecegiz.. 

 

Neden ölümle girdim konuya ben de bilmiyorum..

Sanirim yakin zamanda atlattigim bir ölüm tehlikesi beni bu düsüncelere yaklastirdi..

 

Simdi yapmam gereken bir dolu is var..sonucta hayatmizda RÜZGAR GIBI GELIP GECMIYOR MU.. BU kücük sirin dünyadan cikip sorumluluklarima gidiyorum..

 

Hayat bana bu dünyada biraz daha zaman tanidigin icin TESEKKUR EDIYORUM.......

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

kumpanya kapsamında katılımcıların yazdığı yazılar

Son yazılarım

yitirilmiş sevdaların ilk yazısı
ppenceremim penceresi yazmış..
sevgili su damlam yazmış (sudamlam)
bulut abim yazmış hiç bir şey demem sadece okurum (sevdalıbulu
sevgili sarışın annem yazmış (melindünyası)
sağ tuş kiliti :) sevgili ateşin sesi yazmış (ateşin sesi)
"g" sine anlam veremediği .. ama açıklamada beklemediğim kiraz y
"sevgili kum havuzu yazmış .. ben temize çektim yoruldum ama (k
burda saklanıyorum diyen ama saklandığı burdanın nerde olduğunu
sevgili" mesajınız var" yazmış
sevgili "benim kuzum" yazmış
allam bunlar sağ tuşu kilitleyip yazıyı yeniden yazmamı sağlayan
sevgili aysunyurt un yazısı
ben yazmışım
benim daha fazla suçluğumu hissettiğim mimareli nin yazısı
deli olduğuna bin şahit gerekli olan "bir delinin günlüğü" yazm
sevgili pelin ( ben flimi bulamadım daha )
kayıp masal kuşu yazmış
dere geliyor dere yalelel yalele sevgilixlethex
ne desem boş sevgili oyumben
sevgili vili yazmış.. kediçik
karanlıkta yorum butonunu mulu bulumadığım yanmayan sokak lamba
birdemetmavi ymiş.. bizde inandık mavi neresinde ya "yeşilmişik
bu adın orjinini bana anlatacağına söz veren ciiyuww un yazıla
blok adı hakkında hiç bi fikrim olmadığı sevgili waitforseep in

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

Arkadaşlarım